OSMANLI TARİHİ


1. Osman Gazi (1299 – 1326)

Osman Bey 1258 tarihinde Söğüt'de dünyaya gelmiştir. Babası Ertuğrul Gazi'nin vefatı üzerine 1281 tarihinde beyliğin başına geçmiştir. Amcası Dündar Bey ile aralarındaki mücadelede amcasını öldürmüştür. Selçuklulara bağlı bir Bey iken 1299 tarihinde Osmanlı Devletini kurmuş ve bundan dolayıda Osmanlı Devletinin ilk hükümdarı kabul edilir. Halil İnalcık'a göre beyliğin kuruluşu 1302 Koyunhisar savaşından sonradır(İnalcık, 2014). Fakat bugün genel kabule gör beylik 1299'da Söğüt'de kurulmuştur. Osman Bey Moğolların önünden kaçan Türkmenleri egemen olduğu sahaya düzenli bir şekilde yerleştirmesini başarmıştır. Osman Bey başlangıçta bölgedeki Tekfurlar ile iyi geçinmiştir. Bu da Osmanlı Beyliğinin kuruluşunu ve genişlemesini kolaylaştırmıştır. Osman Bey döneminde neredeyse Bitinya havzasının tamamı Osmanlı Beyliğinin eline geçmiştir. Osman Beyin vefatından sonra Beyliğin başına oğlu Orhan Bey geçmiştir. Osman Beyin son günlerine yakın Bursa feth edilmiş ve Beyliğin merkezi Bursa'ya taşınmıştır. 


2. Orhan Gazi (1326 – 1362)


Dedesi Ertuğrul Gazi'nin vefat ettiği yıl 1281 tarihinde Söğüt'de dünyaya gelmiştir. Bazı kaynaklarda farklı yıllarda zikredilmektedir. Osman Gazi'nin vefatı üzerine 1326 tarihinde sorunsuz bir şekilde beyliğin başına geçmiştir. 1298 tarihinde Yarhisar tekfurunun kızı Holofira(Nilüfer) Hatun ile evlenmiştir.  Orhan Bey Rumeli'de yaptığı fetihlerin yanı sıra Anadolu'da da fetihler yapmıştır. Orhan Bey daha babasının sağlığında 1321 yılında Mudanya'yı feth etmiştir. Babasının son günlerine doğru 1326 tarihinde Bursa feth edilmiştir.  

Orhan Bey döneminin en önemli faaliyetlerinden birisi Bizans'a yardım etmek amacıyla 1352 tarihinde Çimpe kalesinin Osmanlı askeri üssü olarak kullanılmasıdır. Bizans imparatoru VI. İonnis kaleyi geri almak için 10.000 altın teklif etmişse de Orhan Bey bunu kabul etmemiştir. Anadolu'dan gelen aileler üs etrafına yerleştirilmiş ve kale Rumeli'ye yapılacak fetihlerde önemli bir üs olarak kullanılmıştır. 


Orhan Bey döneminde Beylikten Devlete geçiş aşamasının önemli bir adımı olan ilk vezir ataması yapılmıştır. ilk kadı ve subaşı ataması bu dönemde gerçekleşmiştir. Sancaklara ve kazalar kadılar görevlendirilmiştir. Divan teşkilatının temeli Orhan Bey döneminde atılmıştır. Orhan Bey 1362 yılında vefat etmiştir. Yerine oğlu Murat Beyliğin başına geçmiştir.   

3. I. Murad (Hüdavendigar) (1362 – 1389)

Üçüncü Osmanlı padişahıdır. 29 Haziran 1326 tarihinde Bursa'da dünyaya gelmiştir. Sultan unvanını kullanan ilk Osmanlı hükümdarıdır. Osmanlı Beyliği onun döneminde devletleşme aşamasını tamamlayarak beylikten devlete geçmiştir. Bursa sancak beyi olarak görev yaptığı kaynaklarda geçmektedir. Babası Orhan Bey'in vefatı üzerine 1362 yılında beyliğin başına geçmiştir. Beyliğin başına geçmesinde Bursa Ahilerinin desteğinin olduğu bilinmektedir. I. Murad döneminin en önemli askeri olaylarından birisi 1364 yılında gerçekleşen ve Osmanlının başarısı ile sonuçlanan Sırpsındığı savaşıdır. Bu savaş sonrası Bulgarlar vergi vermeyi kabul etmiştir. 

Dönemin en önemli iç olaylarından birisi daha 14 yaşında olan Savcı Bey'in babasına karşı isyan edip Rumeli'de adına hutbe okutmasıdır. Daha sonra Savcı Bey yakalanarak gözlerine mil çektirilmiştir. I. Murat 1389 tarihinde Kosovo Meydan muharebesi sonrası bir Sırplı tarafından şehit edilmiştir. O, Anadolu ve Balkanlarda  40'a ykın fetihler yaparak devleti hem Anadolu hem Balkanlar yönünde genişletmiştir.
    
4. I. Bayezid (Yıldırım) (1389 – 1402)

Kosova Meydan muharebesi sırasında babasının şehit olması üzerine devlet adamlarının kararı ile Osmanlı tahtına oturmuştur. Savaş devam ederken kardeşi Yakup Çelebi savaş meydanında boğdurulmuştur. Dönemin bazı tarihçileri göre Yakup Çelebinin öldürülmesi asker arasında üzüntüye neden olduğunu yazar. Yıldırım Bayezid ilk önce Balkanlarda hakimiyeti pekiştirmek için Rumeli fetihlerine ağırlık verdi. Anadolu'da hareketlilik başlayınca Anadolu'ya geçerek Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Yıldırım Beyezid 1391, 1396 ve 1400 yıllarında olmak üzere İstanbul'u üç kez kuşattı. İkinci kuşatma sırasında Niğbolu'nun kuşatıldığını öğrenen Yıldırım kuşatmayı sonlandırarak hızla Rumeli'ye geçti. Yirmi dört saat gibi kısa bir sürede Tuna nehri kenarında bulunan Niğbolu kalesine ulaştı. Kaleyi kuşatmakta olan Haçlı kuvvetleri Yıldırım komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini karşılarında görünce neye uğradıklarını şaşırdılar. Osmanlı kuvvetleri karşısında direnemeyen birleşik Haçlı kuvvetleri büyük bir bozgun yedi. Birçok haçlı bu savaşta esir alındı. Osmanlı Fransız karşılaşması da ilk defa bu savşa sonrası olmuştur.

Osmanlı Avrupa ve Balkanlarda fetihlerine devam ederken Timur Anadolu'ya girdi. Yıldırım ile Timur 1402 tarihinde Nakara yakınlarında Çubuk ovasında karşı karşıya geldiler. Yıldırım Bayezid bu savaş sonrası Timur'a esir düştü. Bayezid'in esir düşmesi üzerine Yıldırım'ın oğulları arasında on bir yıl sürecek olan taht kavgaları başladı. Tarihimizde "Fetret Devri" olarak geçen bu zaman,  Çelebi Mehmed'in tahta geçmesi ile 1413 yılında son buldu.  

5. I. Mehmed (Çelebi Mehmed) (1413 – 1421)

1389 tarihinde Edirne'de dünyaya gelmiştir. 1402 Ankara savaşı sonrası 11 yıl süren Fetret Devrinde kardeşleri ile taht mücadelesine girişmiştir. Kardeşi Musa Çelebi ile savaştığı sırada Bursa Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından kuşatılmıştır. 1413 yılında kardeşi Musa Çelebiyi yenerek Osmanlı tahtına oturdu. Dağılan Anadolu ve Rumeli birliğini yeniden sağladığı için Osmanlı Devletinin ikinci kurucusu olarak kabul edilir. Çelebi Mehmet Ederine sarayında Osmanlı tahtına oturduktan sonra kendini kutlamaya gelen elçileri burada kabul etti. Daha sonra fetret devrinde dağılan Anadolu birliğini sağlamak için Anadolu'ya geçti. İzmir, Menteşe, Eğirdir, Akşehir, Beyşehir bölgelerini Osmanlı sınırlarına kattı. 1416 tarihinde Rumeli seferine çıktı. 1418 yılında Musa Çelebi döneminde Şeyhülislamlık yapmış olan Şeyh Bedreddin isyan etmiştir. Bu olay Osmanlı tarihinin ilk siyasi ayaklanmasıdır.  Şeyh Bedreddin'in yerine halife olarak bıraktığı Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Manisa'da asker toplayarak isyanı genişlettiler. Şeyh Bedreddin Amasyalı Neyazid Paşa tarafından yakalanmış ve Serez'de yapılan yargılama sonucu idam edilmiştir. 

Çelebi Mehmed Edirne'de bir av sırasında attan düşerek vefat etmiştir. Yerine oğlu Murat Osmanlı tahtına oturmuştur. Cenazesi Edirne'den Bursa'ya getirilerek Yeşil türbe'ye defnedilmiştir.  


 

7. Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481)

9. Yavuz Sultan Selim (1512 – 1520)

10. Kanunî Sultan Süleyman (1520 – 1566)


https://www.youtube.com/watch?v=OJ4_t0a8Gjw&t=1170s


12. III. Murad (1574 – 1595)

13. III. Mehmed (1595 – 1603)

14. I. Ahmed (1603 – 1617)

15. I. Mustafa (1617 – 1618 / 1622 – 1623)

16. Genç Osman (1618 – 1622)

https://www.youtube.com/watch?v=r4u5rjnG_sk&t=8s

17. IV. Murad (1623 – 1640)

18. İbrahim (1640 – 1648)

19. IV. Mehmed (1648 – 1687)

20. II. Süleyman (1687 – 1691)


II. Süleyman’ın tahta çıkmasından kısa bir süre sonra Avusturya Belgrad’ı işgal ettdi. Venedik ise Eğriboz adasını muhasara etmesine rağmen bir başarı sağlayamadan geri döndü[1]. Macaristan’dan sonra Belgrad’ın da elden çıkması padişahı çok üzdü. II. Süleyman bu üzüntü ile askere moral vermek için Edirne’den Sofya’ya geldi. Fakat bu sırada Avusturya, Nişi ele geçirdi. Bu olumsuz gelişme ile birlikte Sofya’nın da düşman eline geçmesi söz konusu olduğu için ve padişahın sağlık durumunun el vermemesi üzerine padişah, devlet adamlarının tavsiyesi ile Edirne’ye döndü[2].
Osmanlı Devleti, almış olduğu bu yenilgiler üzerine barışı düşünmeye başladı. Osmanlı Devleti daha önce barış için, Kara İbrahim Paşa[3] ve Sarı Süleyman Paşa[4] zamanlarında Avusturyalıları yoklamışlardı. Fakat Avusturyanın Osmanlı karşısında almış olduğu galibiyetler imparatoru şımartmış olmalı ki Avusturya Osmnalının barış teklifleri karşısında ağır tekliflerde bulunmuştur. II. Süleyman’ın hükümdar olması üzerine barış taraftarı olan Bekri Mustafa Paşa[5], saltanat değişikliği bahanesi ile tekrar barış girişiminde bulundu. Bekri Mustafa Paşa, İngiltere ve Hollanda’nın Galata’da bulunan elçi tercümanlarının, Avusturya ve müttefikleri barışa meyillidir sözleri üzerine, Nişancı Zülfikâr Efendi ve Dîvân-ı Hümâyun baş tercümanı İskerletzâde Aleksandr’ı 15 Şubat 1688 tariihinde hem saltanat değişikliğini bildirmek ve hem de bu sebep ile mümkün olursa barış yapmak için Viyana’ya elçi olarak gönderdi[6]. Bu heyetin, Viyana’ya gidişi sonrası Belgrad’ın düşmesi üzerine barış ümitleri kırıldı. Bu gelişmeler üzerine, İmparator I. Leopold müttefikleriyle birlikte daha ağır şartlar öne sürdü[7]. Uzun görüşmelerden sonra bu ağır talepler karşısında bir anlaşmaya varılamayarak bu teşebbüs de sonuçsuz kaldı[8].
Viyana’da 1691 Haziran ayına kadar yaklaşık dört sene kalan Zülfikâr Efendi  yazmış olduğu eserinde: “…Avusturya’nın Fransa ile uğraşmasından -1686’da savaşa başlamışlardır- dolayı ordusu büyük bir bitkinlik içinde harp etmektedir. Osmanlı Devleti  ise karşısındaki düşmanın kuvvetini bilmeden perişan bir şekilde kaçmaktadır. Avusturya elçileri sürekli olarak Anadolu’da yer yer çıkan isyanları ileri sürerek Osmanlı tarafına taviz verdirmek için uğraşmaktadır” der. Zülfikar Paşa, eserinde devamla Avusturya’nın Fransa karşısında yenilgisinin Anadoludaki bir iki şakinin çıkardığı isyan ile karıştırılamayacak kadar ağır olduğunu ilave eder. Ayrıca, Fransa’nın Avusturya ile savaşta olduğu için, bir barış olursa Avusturyanın cephelerde rahatlayarak kendi üzerine geleceğini bildiğinden, Osmanlı-Avusturya barışının olmaması için büyk bir caba içerisinde olmasından bahsetmiştir[9]
Barış görüşmeleri devam ederken Osmanlı cephesinde bazı olumlu gelişmeler de olur. Mesela padişahın, 8 Kasım 1689 tarihinde Sakız Muhafızı olan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yı sadrazamlığa getirmesi sonucu Niş ve Belgrad Avusturya’nın elinden alınır[10]. Venedik ve Lehler’e karşı birtakım başarılar kazanılır. Bu askerî başarıların yanı sıra, Köprülü Fazıl Mustafa Paşa malî alanda bir takım düzenlemeler de yaparak devletin malî durumunu düzeltmeye çalışır[11].


21. II. Ahmed (1691 – 1695)


28 Ocak 1691 tarihinde II. Süleyman’ın vefat etmesi üzerine yerine II. Ahmet tahta çıktı. II. Ahmet, tahta oturduktan sonra Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’yı Sadarette bıraktı ve kendisine hatt-ı hümâyûn ile hilat ve mücevher kılıç yollayarak başarılarının ve zaferlerinin devamını istedi[1]. Yayınlamış olduğu ferman ile de sefer için bedel-i sürsatların[2] toplanması, bu alandaki engellemelerin önüne geçilmesi ve vermek istemeyenlerin de vergilerini vermeleri hususunda valilere ve kadılara sıkı talimatlar yollandı[3]. Onun dönemindeki en önemli olay, Salankamen meydan muharebesidir. Bu savaşta Fazıl Mustafa Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, 14 Haziran 1691’de Edirne’den hareketle 20 Temmuzda Belgrad’a ulaştı. Ordu, Kırım kuvvetlerinin gelmesini beklemeden 19 Ağustos’ta kendisinden iki kat daha fazla orduya karşı aniden saldırıya geçti. Savaşın başlarında Osmanlı galip iken, Fazıl Mustafa Paşa’nın alnından vurularak şehid olması[4], yeniçeri ağası, ordu kadısı ve Mirimirandan İbrahim Paşanın şehit olmaları üzerine ordu dağıldı ve büyük bir yenilgi alındı. Aynı zamanda Defterdar İsmail Paşa ve önde gelen devlet adamlarından bir çoğu da bu savaşta yaralandı[5]. Fazıl Mustafa Paşa’dan sonra Bozoklu Mustafa Paşa ardından Sürmeli Ali Paşa sadrazam oldu. Bu arada Venedik, Sakız Adasını ele geçirdi. Bu durum üzerine II. Ahmet Anadolu sahillerinin güvencede olmadığını görerek Sakız’ın geri alınması için Amcazâde Hüseyin Paşa’yı kaptan-ı deryalığa tayin etti[6] 


22. II. Mustafa (1695 – 1703)



6 Şubat 1695 Pazar günü Sultan II. Ahmet vefat etti. Yerine II. Mustafa Padişah  oldu[1]. II. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla devlet erkânı arasında, 1683 II. Viyana kuşatmasından bu yana yıllardır süregelen savaşları ve yenilgileri sonuçlandırma arzusu kuvvetlendi. Hatta İngiltere elçisinin Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki savaşa son verme teşebbüsü de devlet adamları arasında ferahlık yarattı. Fakat II. Mustafa, devlet adamları gibi düşünmüyordu. Yeni padişah,  niyetinin Kanuni Sultan Süleyman gibi bizzat sefere çıkmak olduğunu bildirdi. Çünkü ona göre başarısızlıkların temel sebebi, seleflerinin seferlerden uzak kalışıydı. O, bu nedenle tahta çıkışının üçüncü gününde bir hatt-ı hümâyûn yayınlayarak kendinden önceki padişahların zevk ve sefaya dalıp devlet işleri ile uğraşmamaları sebebiyle düşmanların dört yandan ülkeyi sardığını ifade etti. Bizzat savaşa katılmak istediğini söyleyerek, devlet erkanının bu konudaki görüşünü sordu. Buna cevap olarak, sadrazam devlet erkânı ile yaptığı görüşmelere dayanarak padişahın savaşa katılmasının çok masraflı olmasının yanında devlet otoritesinin bozulacağından bahis ile olumsuz görüş bildirdi. Sadrazamın bu olumsuz görüşüne rağmen II. Mustafa, savaşa bizzat katılmaktan vazgeçmedi[2]. Padişahın bu kararlı tutumu üzerine yeni asker yazılımları başladı. Taht değişikliği esnasında Avusturya-Osmanlı mücadelesi devam ediyordu. Halk ise, padişahın sefere çıkması ile Viyana bozgunu ile gelen ordudaki çözülmenin son bulacağı inancındaydı[3].
Bu gelişmelerin ardından Avusturya ile mücadele yeniden başlar. II. Mustafa devrinin ilk zaferi Venedik işgalinde olan Sakız adasının kurtarılmasıdır[4]. Bundan sonra padişah  düşüncelerini gerçekleştirmek amacıyla 30 Haziran 1695’de I. seferine çıkmak amacı ile Edirne’den Belgrad’a hareket etti. Macaristan’ın güney doğusunda ki Banat eyaletini almak isteyen Avusturyalılar son zamanlarda bu eyaletin merkezi olan Temeşvar’ın kuzeydoğusundaki Lippa (Lipve) Kalesini zaptedip Temeşvara karşı hareket üssü edindikleri için Belgrada gelmiş olan II. Mustafa harp meclisinde, mühim konumu itibariyle Lippa’nın alınmasına karar vermiştir. Sultan II. Mustafa emrindeki Osmanlı ordusu Lippaya gelince hemen saldırıya geçti. Saksonya Prensinin yardıma geleceğine güvenen kale kumandanının karşı koyması hiçbir işe yaramadı. 29 Ağustos 1695 Lippa (Lipva), Lugas ve Şebeş kalelerinin düşmesiyle Osmanlı ordusu  sayısız ganimetin yanında önemli savaş malzemeleri de ele geçirdi. Bu sırada Avusturya generali Veterani’nin Lugas civarında olduğu haberi alındığı için Lugasa hareket edildi. Lippa’dan gelen Türk ordusu cepheden taarruz ederken Osmanlı ordusuna katılan Kırım Hanı Selim Giray Han, Avusturyalıları arkadan kuşattı. II. Mustafa ise bizzat kendisi askerlerin önünde Avusturyalılara hücum etti. Bu savaş sırasında general Veterani ölmüş ve Avusturya yenilmiştir. Savaşın kazanılmış olması ile birlikte, kışın da yaklaşmasından dolayı İstanbul’a dönen padişah, halk tarafından büyük bir sevinçle karşılandı[5].
II. Mustafa, ikinci bir seferin hazırlıklarına başlar; fakat devletin maliyesi son derece bozuk olduğundan, devlet erkânından uygun kimselerin tedarik edecekleri askerleriyle birlikte sefere katılması istenmiştir. Bu yolla asker toplanması Osmanlı Devleti’nin o dönemde askeri ve mali açıdan ne kadar güç bir durumda olduğunu göstermektedir. Hatta sefer bitinceye kadar bazı ödeme ve harcamaların durdurulması yoluna bile gidilmiştir[6]. Neticede  sefer için gerekli hazırlıklara başlandı[7] ve  1696 senesi içerisinde düzenlenen sefer ile ordu 1 Ağustos 1696 tarihinde Belgrad önlerine geldi. Burada yapılan toplantıda ne tarafa gidileceği üzerine tartışma yapılırken, orduya katılan Temeşvar Muhafızı Mustafa Paşa, Temeşvara Avusturya muhasarası olduğu haberini vermesi üzerine ordu Temeşvara hareket etti. Yine burada kurulan harp meclisinde Avusturya’ya karşı nasıl bir taktik izleneceği ve Varadin tarafına mı yoksa Temeşvar tarafına mı gidilmesi konusu tartışıldı. Toplantı sonunda Temeşvar tarafına gidilmesine karar verildi. Osmanlı ordusunun geldiğini haber alan Avusturyalılar geri çekilmeye çalışırken Olash (Olasch) mevkiinde yakalandılar. Burada meydana gelen muharebede Avusturya büyük bir bozguna uğratıldı. Lugaş (Lugas) ve Cebes Kaleleri geri alındı[8]. Bu arada Sultan II. Mustafa, ikinci Avusturya seferinde iken Rusya Azak Kalesini  6 Ağustos 1696da ele geçirmiş ve Osmanlı’ya karşı oluşturulan mukaddes ittifaka girmiştir[9].  II. Mustafa aldığı bu başarılarından dolayı Avusturyaya kesin darbeyi indirmek için üçüncü bir sefer daha düzenledi. Sultan’ın çıkmış olduğu bu üçüncü sefer, Zenta Bozgunu ile sonuçlanmıştır. Osmanlı Devleti Zenta yenilgisi sonrası İttifak Devletleri ile barış görüşmelerine başlamış ve Karlofça Antlaşmasını imzalamıştır. 


23. III. Ahmed (1703 – 1730)

24. I. Mahmud (1730 – 1754)

25. III. Osman (1754 – 1757)

26. III. Mustafa (1757 – 1774)
 28 Ocak 1717 tarihinde Edir­ne'de dünyaya geldi. Babası III. Ahmed, annesi Mihrişah Emine Sultan'dır. Şehzadelik dönemi oldukça sıkıntılı geçti. Kendisinden birkaç gün büyük kardeşi şehzade Mehmed’in şüpheli bir şekilde ölmesi üzerine yaklaşık 41 yaşında iken 30 Ekim 1757 Pazartesi günü tahta çıktı. Tahta çıktıktan sonra sanki “devleti yönetmek üzere” yaratılmış olan Koca Ragıp Paşa’yı sadarette bıraktı[1]. Onun sadarette kalması III. Mustafa’nın saltanatın ilk yıllarının rahat ve huzurlu bir şekilde devam etmesine katkı sağladı. Aynı zamanda 1739 barışının gerçek anlamda getirmiş olduğu barış ortamı bu barışsever devlet adamı Koca Ragıp Paşa ve III. Mustafa’nın işini kolaylaştırdı. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti 1768 Osmanlı-Rus savaşı dönemine kadar komşuları ile ciddi bir sorun yaşamadı. Fakat Osmanlı-Rus ilişkilerinde ve Osmanlı dış politikasında II. Katerina’nın(1762) Rus tahtına geçmesi önemli bir dönüm noktasını oluşturdu. Aynı zamanda devleti her türlü maceradan uzak tutmaya çalışan Koca Ragıp Paşa’nın da dâr-ı bekâya irtihal eylemesi(1763) Osmanlı dış politikasında da yeni bir dönemin başlamasına neden oldu.

III. Mustafa’nın şehzadelik yılları hakkında elimizde net bilgiler bulunmamaktadır. Fakat O, şehzadelik yıllarında ilm-i nücûm, edebiyat, tıp başta olmak üzere birçok ilim dalı ile ilgilendi. Tahta oturduktan sonra kendisinden beklenenin aksine devleti yönetme kabiliyetini en iyi şekilde gösterdi. Cülusundan kısa bir süre sonra yayınladığı adâletnâmeler ile ülkesini huzur ve sükûn içerisinde yönetmek isteğini ifade ettiği gibi imar faaliyetlerine de ağırlık vereceğinin haberini verdi. Devletin dış işlerini Koca Ragıp Paşa’ya bırakan III. Mustafa devletin iç işleri ve imar faaliyetlerini kendisi yakından takip etdi. Koca Ragıp Paşa’nın tecrübelerinden istifade eden III. Mustafa devletin kötü gidişatını önleyebilmek amacıyla maliye, askerlik, imar ve idari alanda birçok ıslahat faaliyetlerine imza attı[2].  

Siyasi Durum ve Dış Gelişmeler: III. Mustafa döneminin ilk yılları Koca Ragıp Paşa’nın da etkisi ile barış ve huzur içerisinde geçse de II. Katerina’nın Rus tahtına geçmesinden sonra dengeler değişti. Çünkü II. Katerina Kafkasya’ya yerleşmek ve Karadeniz’i bir Rus gölü haline getirebilmek için bölgedeki faaliyetlerini artırdı. Bunun için de Osmanlı yönetimindeki Hıristiyan Gürcüleri ve Kazakları 1763 yılından itibaren isyan etmelerini sağlamaya çalıştı. Osmanlı yönetimi Rusya’nın bu politikası karşısında bölgeye yakın yerler olan Karadeniz kıyı şehirlerinde askeri kuvvetlerle isyan hareketlerini önlemeye çalıştı. Bu kapsamda Canik sancağından 1765’te 4 bin piyade ve 1766’da da 2 bin levend, Vona limanı üzerinden isyan bölgesine sevk edildi. Fakat tüm uğraşmalara ve diplomatik girişimlere rağmen Lehistan meselesinden dolayı 1768 senesinde yeni bir Osmanlı-Rus savaşının önüne geçilemedi[3].

Lehistan meselesi Karlofça barışından bu yana Osmanlı ile Rusya arasında hep sorun olmuştur. Osmanlı Devleti Lehistan üzerindeki egemenliğini kaybetmek istemiyordu. Rusya ise bu ülke ile Osmanlı arasına yeni bir tampon bölge oluşturmak için sürekli müdahalelerde bulunmaktaydı. Rusya bu amaçla Lehistan’da desteklediği kişiyi kral seçtirmeyi başardı. Biraz daha ileri giden Rusya 1768 yılında da Temur Lenk deresi yakınlarında da bir kale inşasına başlayarak askeri olarak ta Osmanlı Devletine karşı hazırlıklarına hız verdi. Osmanlı Devleti bu kalenin yapılmasından çok rahatsız olmuş ve kalenin yapılmakta olduğu yer hakkında bir araştırma yapma ihtiyacı duydu. Fakat kalenin Rus tarafında olmasından dolayı sadece olayın ehemmiyetle takip edilmesi ve sınırdaki askeri kuvvetlerini uyanık olmaları konusunda uyarmaktan başka bir şey yapamadı[4]. Rusya ise Osmanlı sınırlarında yapmış olduğu ticareti geliştirme ve daha önce yapılan antlaşmaları delme konusunda hiç tereddüt göstermedi. Bunun için de sınır ihlalleri sıradan bir olay haline geldi. Sınır ihlallerinin artması, Rusya’nın Lehistan meselesini lehine çevirmesi iki devlet arasında savaşı kaçınılmaz kıldı[5].  

Osmanlı-Rus gerginliğinin artması üzerine Rus elçisi Rusya’da kalan Osmanlı tebasının selameti için Yedi Kule’ya habsedildi. Bu arada Kırım Han’ı Rusya’ya karşı harekâta geçti. Osmanlı ordusu da İstanbul’da harekât etti. Osmanlı tarafı savaşı kazanacağından emindi. Fakat üst üste sadrazam değiştirilmesine rağmen Ruslar hızla ilerlediler. Hotin’i rahatça ele geçiren Rus kuvvetleri Eflak ve Boğdan’a doğru ilerlediler. Osmanlı kuvvetleri Rus ilerleyişini Özi ve Bender taraflarında durdursa da Kilya, Bender ve İbrail’in Rusların eline geçmesine mani olamadı[6].

Osmanlı-Rus savaşı devam ederken İngiltere’nin de desteğini alan Ruslar Akdeniz’e indiler. Fransa bu durumu Osmanlı Devletine bildirdi. Fakat Osmanlı Rusya’nın böyle bir hareketini tartışırken Ruslar 7 Temmuz 1770 gecesi ani bir baskınla Çeşme’de Osmanlı donanmasını yaktı. Çeşme vakasından sonra Rus donanması Sakız adası önlerine gelerek adayı işgal etmek istemişse de buna muvaffak olamadı. 1771 senesi içerisine devam eden muharebelerde Osmanlı kuvvetleri büyük kayıplar verdi. Ruslar Kırım’ı işgal etti. Kırım Hanı ve birçok Kırım Türkü İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. Kalanların bir kısmı öldürüldü[7]. Üst üste gelen yenilgiler III. Mustafa’nın sağlık durumunun iyice bozulmasına neden oldu. 1773 yılının son aylarında rahatsızlıkları arttı. 21 Ocak 1774 Cuma günü üzüntüsünden vefat etti.

1774 yılına kadar devam eden ve Osmanlı açısından başarısızlıkla sonuçlanan savaşların neticesinde Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 17 Temmuz 1774 yılında Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın üçüncü maddesine göre Kırım bağımsız bir devlet olacaktı. Bu antlaşma Kırım’ın ve Azak denizi çevresinin Osmanlı hâkimiyetinden çıkması, civardaki önemli kalelerin Ruslara bırakılması gibi toprak kayıplarının yanında Rusya’ya, Karadeniz ve boğazlarda ticaret hakkı tanındı. Osmanlı Devleti Fransa ve İngiltere gibi devletlere tanımış olduğu kapitülasyonları Rusya’ya da tanımış oldu. Osmanlı Devleti, 1700 İstanbul antlaşması ile “haremim” diye nitelendirdiği Karadeniz’i, yüz yıl sonra ticaret yapabilmeleri için Rusya’ya açmak zorunda kaldı. Karadeniz’in Rus ticaretine açılması ile Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır devam eden Karadeniz’deki tek taraflı hâkimiyeti tehlikeye girdi. Rusya bu antlaşmadan sonra Karadeniz’e inmekle kalmayacak daha ileri hedeflerini gerçekleştirmek için adımlar atacaktır. Rusya, Küçük Kaynarca antlaşmasından sonra Karadeniz ve Kırım üzerinden Boğazları zorlar iken diğer taraftan Balkanlar ve Kafkasları ele geçirmek için gayret içerisine girdi. Böylece Karadeniz ve çevresi Osmanlı Devleti ile Rusya arasında başlıca çatışama alanı haline geldi. Bu durum Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar devam etdi[8]. Küçük Kaynarca Antlaşması sonrası Karadeniz artık Osmanlıların tekelinde değildi. Bu antlaşma ile Kırım üzerindeki egemenlikleri de sona ermişti. Hatta bir süre sonra Kırım Rusya tarafından ilhak edilecektir[9]. Rusya Kaynarca Antlaşmasıyla elde ettikleriyle yetinmeyerek, imparatorluk içerisindeki Ortodoks tebaanın kendi himayesinde olduğu iddiasıyla her fırsatta imparatorluğun iç işlerine karışmayı da ihmal etmedi[10].

III. Mustafa tahta çıktığı yıllarda Avrupa’da yedi yıl savaşları devam etmekteydi. Osmanlı Devleti bu savaşlar sırasında çok fazla bir taraf tutma gereği duymadı. Osmanlı Devleti’nin Fransa’ya itimadı sarsılmakla birlikte bu savaş sırasında Fransa aleyhinde bir girişimde de bulunmadı. İngiltere Osmanlı Devleti’ni Fransa ve Avusturya’ya karşı bir Prusya ittifakına zorlamışsa da bunda başarılı olamadı.    

İç Düzen: III. Mustafa’nın tahta çıktığı yıllarda Anadolu’nun iç düzeni bir hayli karışıktı. Bilhassa “kapusuz levendât” eşkıyası Anadolu köy ve kasabalarında başıboş bir şekilde gezmekte ve halka büyük zulüm yapmaktaydı. Tüm bu durumu dikkate alan III. Mustafa güvenliğe büyük önem vererek levent eşkıyasını bir nebze olsun ortadan kaldırdı. Fakat bu gaile tam anlamı ile ortadan kaldırılamadı.

Ülkenin diğer bölgelerinde olduğu gibi Garp Ocaklarındaki durum da Anadolu’daki durumdan farksızdı. Yerel beyler merkezden gönderilen valileri dinlemeyerek kendi başlarına hareket etmeye başlamışlardı. Hatta o kadar ileri gidenler olmuştur ki diğer devletler ile işbirliği bile yapmaya kalkışmışlardır. Mısır’da ise Kölemenler aynı Garp Ocaklarında olduğu gibi kendi başlarına buyruk hareket etmeye başlamışlarıdır. Özet olarak imparatorluğun Güney eyaletlerinde durum hiçte iç açıcı bir vaziyette değildi. Tüm bunları gören III. Mustafa devletin otoritesini yeniden buralarda tesis edebilmek için girişimlerde bulundu. Fakat buralara atanan valilerin görev yerlerine gitmemeleri, valiliklerin daha çok damatlara verilmesi veya nüfuzlu kimselere bırakılması III. Mustafa’nın işini zorlaştırmıştır. Devletin Balkan ve Avrupa’daki eyaletlerinde ise her geçen gün devlete karşı bir isteksizlik kendini göstermeye başlamıştır. Sanki bu durum gelecek yüzyılda vuku bulacak olan ayaklanmaların habercisi gibiydi[11]

III. Mustafa Müslümanların hac ifasını düzenli şekilde yapabilmeleri için hac yollarının güvenliğini sağlamaya çalıştı. Hacıların hac vazifelerini yerine getirmek için Hicaz’a güvenli olarak gidip gelmesinden başta sadrazam olmak üzere Emirü’l-hac Paşa sorumlu idi. Emirü’l-hac, Mekke’den hacılar güvenli olarak geri döndükleri zaman sadrazamın huzuruna çıkarak gerekli bilgileri aktarır, Mekke Şerifinin hediyesini arz ederdi. Gelen haber ve belgeler sadrazam tarafından padişaha arz edilirdi[12]. Bu dönemde ayanlar da devletin güvenliğini tehdit eden ayrı bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Merkezi otoritenin gücünü hissettiremediği yerlerde ayanlar halkı ezmeye devam emişlerdir.  

Mali Alanda Yaptığı Çalışmalar: III. Mustafa tahta oturduktan sonra önem verdiği konuların başında devletin ekonomik durumunun düzeltilmesi meselesi olmuşdu. Bu amaçla sarayda yapılan israfların önüne geçmek için adımlar attı. Bir taraftan masrafları kısarken diğer taraftan günümüz ekonomik modellerine uygun bir şekilde gelir artırıcı tedbirler almaya çalıştı. Mali işleri çok yakından takip ederek tek kuruşuna kadar gelir ve giderleri denetlediği oldu. Mukataat ve zeamet rüsumunun affı ve yenilenmesi gereken berat harçlarının yarıya indirilme­si bu anlamdadır. Bilhas­sa kötü idare edilmekte olan Evkâf-ı Ha­remeyn Mukâtaası'na düzen vermeye ça­lıştı. Bunların taliplerine defterdar vasıta­sıyla satılması kararlaştırılarak yolsuzluk­lara karışan Eski Saray Baltacı Ocağı'nı kaldırdı. Dârüssaâde ve Silâhdar ağalarının haslarını ilga etti[13].

Osmanlı Devleti’nin mali olarak en çok uğraştığı konulardan birisi de ülke genelindeki para ayarı ve çeşitliliği olmuştur. III. Mustafa’da para çeşitliliğini ortadan kaldırmak için girişimlerde bulundu. Bilhassa Hristiyan tüccarların Osmanlı ülkesinde kullanılan altınlarda vezin farklılığı var şayiası yayarak bu durumu ranta çevirmelerini engellemeye çalışdı[14]. Ticareti canlandırmak maksadıyla Süveyş Kanalı açmayı düşündü. Bu kanalın ekonomik değerini kavrayan ilk sultanlardan birisidir. Ayrıca Sakarya nehrini İzmit körfezine bağlamak için çalışma yaptırmıştır.
    
Askeri Durum ve Askeri Alanda Yapılan Islahatlar: III. Mustafa Osmanlı askeri sisteminde ciddi anlamda ıslahat yapılmasını düşünen padişahlardan birsidir. Bu amaçla Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması gerektiğini ortaya koymuş fakat buna cesaret edememiştir. Askeri alanda modern anlamda mühendishane ve topçu ocağı kurmak için ciddi girişimlerde bulunmuştur. Yeni gemiler inşa ettirerek deniz gücünü kuvvetlendirmeye çalışdı. Bu emellerine ulaşabilmek için de yabancı uzmanlardan istifade etdi. 1773 yılında Baron de Tott’un yardımları ile Mühendishane-i Bahri hümayunu kurdu. 

Bayındırlık İşleri: III. Mustafa Osmanlı sultanları içerisinde imar faaliyetlerine en çok önem veren sultanlardan birisidir. Bilhassa deprem ve yangın gibi sebeplerle zarar gören şehrin yeniden imarı konusunda büyük gayret gösterdi. Döneminde 1766 tarihinde 22 Mayıs Perşembe günü meydana gelen şiddetli bir deprem İstanbul’da büyük bir hasara sebep oldu. Bu dep­remde Fâtih Camii ve Eyüp Sultan Camii büyük hasar gördü. Bilhassa Fatih Camii tamamen yıkıldı. III. Mustafa bu camiyi tamamemn yeniden yaptırdığı için ikinci banisi olarak anılır. 1245 kese gibi bir masrafla yeniden yaptırdığı Fâtih Camii yanında Eyüp Sultan Camii, Dâvud Paşa Kasrı, Kapalı Çarşı, surlar, Baruthâne-i Âmire, Saraçhane, yeniçeri odaları, Topha­ne, Kızkulesi gibi yıkılan veya hasar gören yerlerin inşa ve tamirinde, dolayısıyla şeh­rin yeniden imarında büyük bir rol oyna­dığı muhakkaktır.  Tamir ettirdi­ği camiler yanında yenilerini de yaptırmış­tır; ancak bunların özellikle büyük olanları kendi adıyla anılmaz: Lâleli Külliyesi (1760-1764), ölen annesi ve büyük kardeşi Sü­leyman'ın ruhları için bina ettirmiş olduğu Mihrişah diye anılan Üsküdar'daki Ayazma Camii (1758-1761), Kadıköy'de ve Paşabahçe'deki birer küçük cami (1763) bunlardandır. Zeynep Sultan Camii'ni de tamamlatmıştır (1769). Topha­ne yangınında yanan Kadiri Tekkesi ve Ga­lata Mevlevîhânesi'ni yeniden inşa ettir­miştir (1765). Ayrıca depremden hasar gören Atîk Bend'i onartmış ve yeni bir bend inşasıyla şehre ge­len suyun miktarını arttırmıştır (1766). Çanakkale ve İstanbul boğazlarını tahkim ettirmiştir[15].

Osmanlı Devleti döneminin en büyük üretici devleti olduğu gibi aynı zamanda en büyük tüketcici toplumudur. İstanbul ise ülkenin en büytük tüketim merkezlerinden birisidir. Bu durumu dikkate alan III. Mustafa İstanbul’un iaşe ihtiyacını karşılamak için 100.000'er kilelik büyük zahire depoları yaptırdı.  

Kişiliği ve Şahsiyet: Sultan III. Mustafa iyi bir eğitim almıştır. Kendisi de iyi bir ilim adamı mertebesinde ilme vakıf olduğu gibi ilim adamlarını da korumuştur. III. Mustafa devletin günden güne zayıflamasından duyduğu endişeyi, devleti idare edecek adam bulamayışını “Cihangîr” mahlasıyla yazdığı şiirlerine de yansıtmıştır. Şiirlerinde devlet işlerinin bozukluğundan, devlet adamlarının kifayetsizliğinden, devletin ehliyetsiz kimselerin elinde günden güne daha da kötüye gitmesinden şikayetci olur[16]

Yıkılupdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devleti, çerh-i denî verdi kâmu müptezele
Şimdi erbâb-ı sa’âdette gezen hep hazele
İşimüz kaldı hemân merhamet-i Lem-yezel’e

Devlet adamı yokluğu(kaht-ı rical) Osmanlı Devleti’nin bu asırda karşılaştığı en önemli sorunlardan birisidir. Bilhassa Koca Ragıp Paşa’nın vefatından sonra onun yeri doldurulamamıştır. Yüzyılın başında yaşamış olan Naima’da benzer bir arayış içerisindedir. O’da devleti kurtaracak büyük adamı arar.   Ona göre devleti kurtaracak kimse “büyük adamdır”. Naîmâ’ya göre toplumun ekonomik ve sosyal sorunlarını bir kimsenin halletmesi imkânsızdır. Bunun için her sorunu çözebilmek için yetenekli kimseler arar. Naîmâ aradığı özelliklerde büyük adamı ölümüne kadar bulamasa da, aslında aradığı “büyük adam”ın özelliklerinin bir kısmı devrin önemli bir devlet adamı ve daha sonra sadrazam olan Amcazâde Hüseyin Paşa’da mevcuttur[17]. III. Mustafa döneminin büyük adamı da Koca Ragıp Paşa’dır. Her iki değerli devlet adamı dönemlerinde devleti uçurumun kenaraından alarak şairin ifadesi ile güvenli bir limana demirletebilme başarısını göstermişlerdir.  

III. Mustafa kaynaklarda meziyetli, sağ­lam bir değerlendirme yeteneği ve temyiz kabiliyeti olan, basiretli, faal ve hükümdar­lık vecîbelerine eğitim ve yeteneği elver­diği ölçüde samimiyetle sarılan, iyi kalpli, merhametli, hayırsever ve cömert bir ki­şiliğe sahip olarak gösterilir. Cömert olduğu kadar da tutumludur. Çok fazla tutumlu olmasından dolayı saray çevresinden eleştiriler almıştır. Gelenek ve âdetlere bağlı, âdil ve düzenlidir. Güzel konuşur. İyi bir hattattır. Kâtib-zâde Mehmed Refî Efendi'den, özellikle talik olmak üzere Sadr-ı Rûm Ekşiaşzâde Veli Efendi'den de hat meşketmiştir. Önü­ne gelen raporları dikkatle okurdu[18]

27. I. Abdülhamid (1774 – 1789)

28. III. Selim (1789 – 1807)

29. IV. Mustafa (1807 – 1808)

30. II. Mahmud (1808 – 1839)

31. Abdülmecid (1839 – 1861)

32. Abdülaziz (1861 – 1876)

33. V. Murad (30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876)

34. II. Abdülhamid (1876 – 1909)
Otuz dördüncü Osmanlı padişahı olarak Osmanlı tahtına oturan Sultan II. Abdülhamid Han’ın tahta geçtiği yıllar Osmanlı Devletinin en zor yıllarıdır. Bu dönemi sadece Osmanlı Devleti için değil tüm dünya için zor bir başlangıcın miladı olarak da kabul edebiliriz. Başta Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere düvel-i muazzama Osmanlı coğrafyası üzerinde siyasi rant peşine düşmüşlerdir. Bu durumun farkında olan II. Abdülhamid Han dâhiyane bir siyaset ile 33 yıllık saltanatı boyunca bu devletleri Osmanlı topraklarından uzak tutmayı başarabilmiştir. Fakat Sultan II. Abdülhamid’in, mahiyeti bugün bile hala anlaşılamayan bir darbe sonucu, tahttan uzaklaştırılması emperyalist güçlerin işini kolaylaştırmaktan başka bir yarar sağlamamıştır.
II. Abdülhamid’den sonra ülke yönetimine el koyan ittihatçıların, siyasi dehadan yoksun olmaları bir yana, devleti idare edebilecek kabiliyetleri bile yoktu. Abdülhamid bu durumu “hâkimiyet çocukların eline geçti. Korkarım ilk yapacakları iş imparatorluğu batırmak olacaktırşeklinde özetlemiştir. Zaten bu gerçek kısa sürede anlaşılmıştır. Çünkü Meşrutiyetin ilk yıllarında Bulgaristan Osmanlıdan ayrıldı. Girit Adası Yunanistana bağlandığını ilan etti. Akabinde Trablusgarp ve Balkan savaşı patlak verdi. Bu savaşların acıları dinmeden Osmanlı kendini birden I. Cihan harbi içerisinde buldu. Koskoca cihan devleti kısa sürede tasfiye edildi.  
Sultan II. Abdülhamid, emperyalist güçlerin her türlü faaliyetlerini çok iyi tahlil etmiş ve her attıkları adımları yakından takip etmiştir. Mesela Osmanlı kaynaklarında el-Cezire olarak adlandırılan Kuzey Irak ve çevresi tarih boyunca sürekli önemli bir yerdi. El-Cezire’nin bir parçası olan Musul, Telafer ve Kerkük çok verimli toprakların yanı sıra stratejik ulaşım yollarının ve kervan güzergâhının merkezinde yer almaktaydı. Bu özellikleri ile dikkat çeken bölge ile batılı sömürgeci devletler, XVIII. yüzyılın başından itibaren yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Bu derece önemli bir ticaret yolu ile birlikte verimli topraklar[1] üzerinde bulunan bölgeye İngilizlerin ve sömürgeci devletlerin ilgisi II. Abdülhamid dönemine doğru biraz daha arttı. Bunun nedenlerinden birisi bölgenin zengin petrol yataklarına sahip olması diğeri ise Hindistan sömürge yolu üzerinde olması idi. Sultan II. Abdülhamit büyük bir ileri görüşlülük ile bölge topraklarının bir kısmını 1890 yılında “Emlâk-ı Şahâne haline getirdi. Fakat İttihat ve Terakki yönetimi bu toprakları yeniden eski haline dönüştürdü. Bu durum ise işgalci devletlerin emeline hizmetten başka bir yarar sağlamadı[2].

II. Abdülhamid saltanatı boyunca başta Ordu ve donanma olmak üzere birçok alanda yeniliklere imza attı. Sultan II. Abdülhamid 93 Harbi'nden sonra Rus yayılmacılığına karşı Osmanlı Ordusu'nun modernleşmesi için girişimlerde bulundu. Bunun için Almanlarla birçok askeri anlaşmalar ve işbirlikleri yoluna gitti. Bu sayede Osmanlı ordusunun, cumhuriyet döneminde ise Türk ordusunun modern teknolojiyi takip etmelerinin yolunu açmış oldu[3].

Osmanlı döneminde en kapsamlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Bu dönemde ilkokuldan üniversiteye kadar imparatorluğun her köşesine yeni yeni okullar yapıldı ve hizmete açıldı. Türkiye Cumhuriyeti, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Abdülhamid’in tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Tüm Osmanlı coğrafyasını dikkate aldığımız zaman II. Abdülhamid döneminde açılan modern okulların sayısı 15.000 ulaşmıştır[4].
Sultan II. Abdülhamid döneminde en büyük ilerlemelerden birisi de ulaşım alanında gerçekleşmiştir. İlk demiryolu hattı olan İzmir-Aydın hattının tamamlandığı 1866 yılından, 1914 yılına gelinceye kadar Osmanlının Avrupa topraklarında 1685 km, Anadolu ve Asya topraklarında 4371 km olmak üzere toplam demiryolu hat uzunluğu 6056 km’ye ulaşmıştır[5]. Ülkemizde 2012 verilerine göre toplam demiryolu hat uzunluğu 11940 kmdir[6]. Yani 1914’den 2012’ye kadar geçen 98 yıl zarfında, 1866dan 1914e kadar geçen 48 yıllık zaman zarfında yapılan miktar kadar ancak yapılabilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan demiryollarında Sultan II. Abdülhamidin çok büyük başarısı ve payı vardır. Bilhassa Osmanlının prestij meselesi yaptığı ve çok büyük önem verdiği Hicaz Demiryolu Abdülhamidin en büyük eserlerindendir.  Abdülhamid döneminde projesi çizdirilen, fizibilitesi çıkartılan ve ihalesi yapılarak inşasına başlanan projelerden birisi de Yemen Demiryoludur. Raporu 1898'de o zamanlar Yemen Valisi olan Hüseyin Hilmi Paşa hazırlamış ve 1913 yılında inşasına başlanmıştır. Ancak İtalyan kuvvetlerinin Yemen'deki Cibana limanını topa tutmasıyla çalışmalar durmuş ve proje iptal edilmiştir[7]. II. Abdülhamid zamanında bütün Anadolu'yu baştanbaşa dolaşacak bir karayolu ağının (şose şebekesinin) projelendirilip tatbikata geçirilmeye çalışılması en önemli ulaşım projelerinden diğer birisidir[8]. 
Sultan II. Abdülhamid’in üzerinde durulmaya değer en ciddi projelerinden birisi de Konya ve Çukurova için hazırlatmış olduğu sulama projeleridir. Bu bölgelerin tarım potansiyelini artırmak isteyen II. Abdülhamid, Türk ve yabancı uzmanlara projeler hazırlatmıştır.  19 Ağustos 1908 tarihinde hazırlanan sulama haritasında barajlar, sulama kanalları, ekonomik değeri olan alanlar açık bir şekilde gösterilmiştir[9].  II. Abdülhamid, Fransa, İngiltere, Almanya gibi emperyalist devletlerin bu bölgelere olan ilgisini fark etmiş ve Yüreğirden Akdenize kadar inen 1.100.000 dönün araziyi Çiftlikât-ı Hümayun içerisine dâhil etmiştir. Bu sayede bu bölgeler sömürge güçlerinin etki alanından uzak tutulmuştur[10].      
Abdülhamid ulaşım politikalarının yanı sıra haberleşme alanında da yeni adımlar attı. İlk olarak 1877'de Posta Telgraf Teşkilatını bakanlık haline getirdi. Telefon Avrupa'da kullanılmaya başlamasından sadece 5 yıl sonra, 1881'de İstanbul'da kullanılmaya başlandı[11].
Sultan II. Abdülhamid’in gerçekleştirdiği yüzlerce proje dışında gerçekleştiremediği devasa projeleri de mevcuttur. Abdülhamid XX. yüzyılın başlarında İstanbul'da Haliç'e, dahası Boğaziçi'ne birer köprü yaptırmayı düşündü, bunun için projeler hazırlattı[12]. Abdülhamid’in en önemli projelerinden olan “Cisr-i Hamîdî” (Hamidiye Köprüleri) projesi ile Sarayburnu-Üsküdar ve Rumeli Hisar – Kandilli arası birbirine iki köprü ile bağlanmış olacaktı. Projeyi Fransız inşaat mühendisi Fernidan Arnodin hazırlamıştır. Köprü projeleri hayata geçirilebilseydi Medine ile Viyana arası tek bir hat ile bağlanmış olacaktı[13]
II. Abdülhamid Han yapmış olduğu yeniliklerde bürokrasiyi de unutmadı. Onun döneminde yaklaşık 35 bin memur istihdam edildi. Bu durumun bir sonucu devlet idaresinde de kurumsallaşma ve bürokrasi ön plana çıktı. Bu sayede memur istihdamı konusunda bir takım köklü değişiklikler de yapıldı. Bu değişikliklerin en önemlisi memurların tercüme-i hâli niteliğindeki sicil kayıtlarının tutulmasıdır. Bu amaçla 6 Şubat 1879da Sicill-i Ahvâl Komisyonu kuruldu. Komisyon çalışmaları sonucunda 201 adet defterde 92.137[14] devlet memurunun bilgileri Sicill-i Ahvâl Defterlerine kaydedilerek her memura birer sicil belgesi tanzim edildi[15].
II. Abdülhamid’in en önemli özelliklerinden birisi de o zamana kadar görülmemiş nitelikte birçok tarihi eseri restore ettirerek günümüze kadar kalmasını sağlaması olmuştur. Anadolu’nun her köşesinde devletin kuruluşundan kendi dönemine kadar ayakta kalabilen yüzlerce eseri restore ettirerek yok olmaktan kurtulmasını sağlamıştır.
Sultan II. Abdülhamid Çin, Japonya, Hindistan, Açe, Cambi, Cava, Singapur, Endonezya, Sumatra gibi Osmanlı coğrafyası dışında yaşayan Müslümanlarla da yakından ilgilenmiştir. Abdülhamid’in bu siyasetinin temelinde halifelik makamının tanınmasını sağlayarak Osmanlı Devletinin gücünü ve etkinliğini artırmak düşüncesi yatmaktaydı. Siyasi ilişkilerinin yanı sıra kültürel faaliyetlere ağırlık vermiş, imparatorluk dâhilinde yeni eğitim kurumları gibi, Çinde bir okul açılması için çalışmıştır[16]. Abdülhamid’in buralara ilgisi şehzadeliği döneminde başlamıştır. Tahta oturduktan kısa bir süre sonra da İttihad-ı İslâm siyasetini hayata geçirmek amacı ile Hindistan’a ve dış Müslümanlara ilgisi biraz daha yoğunlaşmıştır. Bunda İngilterenin yayılmacı politikası ve buna karşı Müslümanlar arasında bir bilinç oluşturma arzusu da etkili olmuştur. Abdülhamid Hindistan uleması ile temasa geçmesinin yanı sıra basın yayın organları, Osmanlı şehbenderleri, tarikat ileri gelenleri, nüfuzlu kimseler başta olmak üzere birçok yöntemle Osmanlı toprakları dışında yaşayan Müslümanlar üzerinde etkili olmak için çalışmıştır[17].   
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Sultan II. Abdülhamid Han tarihin kendine biçmiş olduğu misyonu en iyi şekilde yerine getirmiştir.     



https://www.youtube.com/watch?v=Z828zk7tMiM&t=562s

https://www.youtube.com/watch?v=jgYVypPYF_Q&t=861s

35. Mehmed Reşad (1909 – 1918)

36. Mehmed Vahdeddin (1918 – 1922)



II. Süleyman Dönemi Dipnotları
[1] Râşid, C. II, s. 50; Barbara Jelavich,  History of The Balkans, Cambridge University Press, New York, 1983, s. 92.  
[2] Râşid, C. II, s. 92.
[3] Sadareti, (15 Aralık 1683 – 18 Aralık 1685).
[4] Sadareti, (18 Aralık 1685 – 23 Aralık 1687).
[5] Sadareti, (30 Mayıs 1688 –  7 Kasım 1689).
[6] Zülfikar PaşaSefaretnâme, s. 15, (Wolfgang Jopst Der Gesandtschaftsbericht des Zü l-Figar Efendi über die fridensverhandlungen in Wien 1689, Doktora Tezi, Üniversität Wien, Wien, 1980).
[7] Rami Mehmet PaşaVekāyi‘-i Musâleha, Millet Kütüphanesi, Reşit Efendi Kısmı, Nr. 685, s. 3a; C. J. Heywood, “1689-1698 Yılları Arasında İngiliz-Türk Diplomatik İlişkileri” Türk-İngiliz İlişkileri 1583-1984, Başbakanlık Yayınları, Ankara, 1985, s. 35.
[8] Silahdar Tarihi, s. 366; Râşid, C. II, s. 43-44, 60, 193; Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnâmeleri, TTKY, Ankara, 1992, s. 50-51; Ahmet Refik Altınay, Âlimler ve San’atkârlar, (Bas. Haz. Vahit Çabuk), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1980, s. 189, 200; Rifa’at Ali Abou-El-Haj, The Reisülküttab And Ottoman Diplomacy At Karlowitz, İstanbul, 1963, s. VI, 3-7.
[9] Zülfikar Paşaa.g.e., s. 63, 83. 121, 179; Rifa’at Ali Abou-El-Haj, a.g.e., 2.
[10] Râşid, C. II, s. 130-133; M. N. Paşa, a.g.e., s. 4-7; Silahdar Tarihi, s. 483; C. Baysun “Belgrad”, İ.A, C. II, MEBY, İstanbul, 1993, s. 480; A. Taib Efendi, a.g.e., s. 116; G. Schreiber, a.g.e., s. 246.

[11] Râşid, C. II, s. 156; Silahdar Tarihi, s. 572; http://www.blacklu.8m.com/ bkarlofca.htm#_ftnref23, Erişim: 11.05.2005; Bekir Kütükoğlu, “Süleyman-II”, İ.A., C. XI, MEBY, İstanbul, 1993, s. 158, 164.

II. Ahmet Dönemi Dipnotları
[1] Râşid, C. II, s. 160.
[2] Tanzimat’tan evvel harp zamanlarında halktan sürsat adıyla alınan zahirenin bedeli hakkında kullanılan bir tabirdir. Zahire yerine para alındığı da olmuştur.
[3] BOA, AE, Ahmet-II, 3/294, 17/1887. 
[4] Şahadetine Zeki, şu beyti tarih düşmüştür. “Vezîr-i kâmil ü âdil o âlî-kadr deryâ dil, şehîd oldu. Geçip Budin yolunda Mustafa Paşa” (Hafız Hüseyin Ayvansarayî, Mecmuâ-i Tevarih, s. 347); Mücteba İlgürel, “Ahmet II”, DİA, C. II, DVY, İstanbul, 1992, s. 33.
[5] Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 26-28; Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s. 75; İsâ-Zâde, Îsâ-Zâde Târihi, Üniversite Kütüphanesi, İbnülemin Kitapları, nr. 3014, vr. 138a; M. Cavid Baysun, “Ahmet-II”, İ.A., C. I, MEBY, İstanbul, 1993, s. 164.
[6] BOA, AE, Ahmet-II, 4/391. (Bu sefere memur olan askerlerin erzak giderleri için gerekli paranın bedeli sürsat malından tahsil edilmesi  ile ilgili belge). 

[1] Râşid, C. II, s. 270-275; Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Nusretnâme, C-I, (Sad., İ. Parmaksızoğlu), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1962, s. 3.
[2] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 556; Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, C. II, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994, s. 280.
[3] Râşid, C. II, s. 298 vd; Nusretnâme, C, I, s, 6.
[4] Danişnend, a.g.e., s. 478.
[5] Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 115; Sulhnâme, s. 5a, 5b; Mücteba İlgürel, “II. Mustafa”, DGBİT, C. XI, Çağ Yayınları, İstanbul, 1993, s. 99; Cengiz Orhonlu, “II. Mustafa”, İ.A., C. VIII, MEBY, İstanbul, 1993, s. 696.
[6] BOA, C. ML, 14092; Uzunçarşılı, a.g.e., s. 574; Çiçek, a.g.m., s. 746.
[7] BOA, AE, Mustafa-II, 7/605.
[8] Hasan Ağa-zâde Hacı Abdullah, Vecihi Tarihi (Tarihçe-i Sultan Mustafa-II), Süleymaniye Ktb.,  Hamidiye Ks. Nr. 917/2 vr. 90b, 91a; Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 118-119; Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I, (Haz. Raşit Gündoğdu),  Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005, s. 245.
[9] M. Cavid Baysun, “Azak”, İ. A., C. II, MEBY, İstanbul, 1979, s. 89.    

III. Mustafa Dönemi Dipnotları
[1] Nicola Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. 4, Çevr. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2009, s. 378.
[2] Bekir Sıtkı Baykal, “Mustafa III”, İ.A, C. 8, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1993, s. 700.
[3] Osman Köse, “XVII. Yüzyıl İkinci Yarısı Osmanlı-Rus Savaşlarında Karadeniz Liman Kenti Samsun”, Geçmişten Geleceğe Samsun- I, (Editör: Cevdet Yılmaz), Samsun, 2006, s. 275.
[4] Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), A. DVN.DVE, 8/53.
[5] BOA, A.DVN.DVE, 7/18(h.1160).
[6] Baykal, a.g.e., s. 705.
[7] Şehdî Osman Efendi, Rusya Sefareti ve Sefaretnamesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Hazine, No, 1577, vr. 3b; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C. IV/1, s. 401.
[8] Serge Gorianov, Devlet-i Osmaniyye Rusya Siyaseti, (Çevr. M. İskender, Ali Reşad), Kanaat Matbaası, İstanbul, 1331, s. 28vd; A. Özcan-B. Şahin, Osmanlı Ansiklopedisi,  C. VI, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s. 136.
[9] Carter V. Findley, Dünya Tarihinde Türkler, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2006, s. 193; William Hale, Turkish Foreign Policy (1774-2000), Frank Cass Puplishers, London, 2008, s. 21.
[10] Ali İhsan Bağış, “İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun Toprak Bütünlüğü Politikası ve Türk Diplomasisinin Çaresizliği”, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, TTKY, Ankara, 1999, s. 46.
[11] Baykal, a.g.m., s. 702.
[12] Erol Özbilgen, “Gündelik Hayat”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, İz Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 300.
[13] Kemal Beydilli, “Mustafa III”, DİA, C. 31, İstanbul, 2006, s. 281, 282.
[14] Baykal, a.g.m., s. 701.
[15] Beydilli, a.g.m., s. 281, 282.
[16] Jorga, a.g.e., s. 379.
[17] Mustafa Nâima Efendi, Nâima Tarihi, C. 1, İstanbul, 1280,  s. 30, 58.
[18] Kemal Beydilli, “Mustafa III”, DİA, C. 31, İstanbul, 2006, s. 281, 282.

II. Abdülhamit Dönemi Dipnotları
[1] BOA, İ. DH, 596/41492.
[2] Selim Hilmi Özkan “Telafer’in Stratejik Önemi ve Türkmenler”, Avrasya Etüdleri Dergisi, 2009/2, S. 39, s. 141; İbrahim Tellioğlu, “Musul’daki Türk Varlığı ve Milletler Cemiyeti’nin Bölge İle İlgili Raporu”, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 156, Haziran, 2005, s. 33.
[3] Mustafa Armağan, Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, İstanbul, 2010, s. 121.
[4] Mustafa Armağan,  "Abdülhamid Hakkında Yanlış Bildiğimiz 10 Şey", www.mustafaarmagan.com.tr. Erişim tarihi: 04.01.2013.
[5] M. Metin Hülagü, “Sultan II. Abdülhamid Dönemi Demiryolu Politikası (1876-1909)”, Devr-i Hamid Sultan II. Abdülhamid, C. 3, Kayseri, 2011, s. 141.
[6] Ulaşımda Demiryolu Gerçeği, Makine Mühendisleri Odası Raporu, Nisan, 2012, s. 5.
[7] Ufuk Gülsoy, "Yemen Demiryolu Projesi", Tarih ve Medeniyet, S.  41, Ağustos 1997, s. 44-49.
[8] Mustafa Armağan, Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı, İstanbul, 2010, s. 230.
[9] Osman Doğan-Ebul Faruk Önal, “Çukurova’ya Bereket Getiren Projeler”, Yedikıta, S. 33, Mayıs, 2011, s. 18-30.
[10] Cevdet Gökçay, “Çukurova’da Sinsi Hesaplar”, Yedikıta, S. 33, Mayıs, 2011, s. 35.
[11] Aydın Talay, Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid, İstanbul 1991, Risale Yayınları, s. 309, 410.
[12] Hayrı Mutluçağ, "Boğaziçi Köprüsünün Yapılması Yolunda İlk Çabalar". Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S.  4, Ocak 1968, s. 32-33; Talay, a.g.e., s. 309.
[13] BOA, Y.A.HUS, 411/174; Boğaziçi’ne İki Köprü: Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın “Cisr-i Hamîdî” (Hamîdiye Köprüleri) Projesi, Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2009, s. 9.  
[14] Ancak bu sayının gerçeği yansıtmadığı düşünülmektedir. Çünkü memurların defterlerde farklı isimlerle mükerrer kaydedildikleri, ya da başka bir sayfaya yapılan zeyillerin de bu sayıya dâhil edildiği düşünüldüğü zaman bu sayının yaklaşık 55-60 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir
[15] Selim Hilmi Özkan, “Osmanlı Devletinin Son Döneminde Merzifonlu Memurlar”, Geçmişten Günümüze Merzifon, Merzifon, 2010, s. 539.
[16] Arzu Kılınç, “II. Abdülhamid ve Çin Müslümanları”, Devr-i Hamid Sultan II. Abdülhamid, C. 1, Kayseri, 2011, s. 273.  
[17] Azmi Özcan, “Sultan II. Abdülhamid ve Hindistan Müslümanları”, Devr-i Hamid Sultan II. Abdülhamid, C. 1, Kayseri, 2011, s. 284. 




KAYNAKÇA
Arşiv Belgeleri:

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), A. DVN.DVE, 8/53.
BOA, A.DVN.DVE, 7/18(h.1160).
Diğer Kaynaklar:
BAĞIŞ, Ali İhsan, “İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun Toprak Bütünlüğü Politikası ve Türk Diplomasisinin Çaresizliği”, Çağdaş Türk Diplomasisi: 200 Yıllık Süreç, TTKY, Ankara, 1999.
BAYKAL, Bekir Sıtkı, “Mustafa III”, İ.A, C. 8, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1993, ss. 700-708.
BEYDİLLİ, Kemal, “Mustafa III”, DİA, C. 31, İstanbul, 2006, ss. 280-283.
FİNDLEY, Carter V., Dünya Tarihinde Türkler, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2006.
HALE, William, Turkish Foreign Policy (1774-2000), Frank Cass Puplishers, London, 2008.
İNALCIK, Halil, Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, Hayykitap, İstanbul, 2014. 
ÖZBİLGEN, Erol, “Gündelik Hayat”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, İz Yayıncılık, İstanbul, 1999.
Mustafa Nâima Efendi, Nâima Tarihi, C. 1, İstanbul, 1280.
JORGA, Nicola, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, C. 4, Çevr. Nilüfer Epçeli, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2009.
KÖSE, Osman, “XVII. Yüzyıl İkinci Yarısı Osmanlı-Rus Savaşlarında Karadeniz Liman Kenti Samsun”, Geçmişten Geleceğe Samsun- I, (Editör: Cevdet Yılmaz), Samsun, 2006.
GORİANOV, Serge, Devlet-i Osmaniyye Rusya Siyaseti, (Çevr. M. İskender, Ali Reşad), Kanaat Matbaası, İstanbul, 1331. 
ÖZCAN, A-B. Şahin, Osmanlı Ansiklopedisi,  C. VI, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996.
Şehdî Osman Efendi, Rusya Sefareti ve Sefaretnamesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Hazine, No, 1577.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, C. IV/1, Ankara, 1995.

Diğer Makaleler